Öteki

- Ben sevgiye adadım benliğimi, nefrete değil! 
Antigone, kandaşının onurlu bir törenle gömülmesini savunarak tarihe bu notu düşer. Hayat sürdükçe insanlar bu sözlerde yaşam heyecanı bulacaklardır …  

Gönlümüzdeki Nefret ve kin
Bir korunma aracı ‘nefret’lerimiz, yerleşik tamir kutularımızda bulunurlar.
Yaban/yaşam ile tanışma sürecimizden başlayarak, dünya üzerinde; etkin olma ihtiyaçlarımızı anlama ve şekillendirmede yanımızda olurlar.  Canlılık deneyimlerimiz içinde biçim değiştirerek yaşamlarını sürdürür;  tanımlayamadığımız, anlayamadığımız sınırlarda yardımımıza koşarlar. 
Hayatın yabanıl ormanlarındaki organik varlığımıza tanıklığımızda; masum, deneyimsiz, naif  başlangıçlı, ‘nefretimizin’ arkasına saklanır, korunuruz. Başlangıç kalkanlarımızdır; ‘nefret ve kin’…
Dış gerçekle ilişkilerimizin sınır ve seçeneklerini ölçer. Kimliklerimizi biçimlendireceğimiz ortamları tanımlar; önyargılar ve rutinlerimizi oluşturur;  çevremiz ve kendimizle ilişkilerimizi yeniden ayarlayarak yaratmaya çalışırız.
Tüme varma arayışları; farklı duygu,  düşünce, oluş ve başlangıçlara, savurarak biçimler bizi.  Çevremiz ve kendimizi değiştirme hakkımızı en az ‘‘ötekiler’ kadar kullanmaya başladığımızda; duygular üzerindeki abartılarımızı kaldırır; olgunlaşan sosyal nesneler geliştiririz. Yaşadıklarımızı anlama ve anlamlandırma çabalı duygu ve düşüncelerimizi savaş aracı olmaktan çıkarır; sosyal kaderimize teslim oluruz. 
Bu ‘varoluşsal’ bilgi toplayıcılığı ‘İsyan ve itaatsizlik' savunması ile yönünü bulmaya çalışır insan.  İlkel, çocuksu ‘nefret’ler çekip gitse de hayatlardan; birey ile toplum arasındaki verimli çatışma en gelişmiş toplumlarda da sürecektir… 

‘Öteki’ kadar özgür olabilir insan ancak!..
Toplumda dramatik algılı nefret ve şiddet çağrısına en az hakkı olan kurum ‘siyaset’ tir…  Onlar  toplum mutluluğu ve çözümleri müzakere etmeyi temsil vaadiyle  orada bulunurlar.  Toplumsal ayrışma ve çatışmayı ‘şiddet gerilimli’ zeminlere taşımaz; meşrulaştırmazlar.
Sahneye bu biçimli çıkarılan ‘nefret’ söyleminden beklenen işlev; korku ve baskı yaratmak olabilir. Sömürü ideolojisinin parçası ‘savaş’ sahnesinde başrollerde oynar bu duygular ve işi kolaylaştırırlar… Nefretin ve şiddetin dilini ‘herhangi bir nedene bağlanarak’ konuşturularak çatıştırılan; düşmanlaşmanın meşrulaştırıldığı toplum ve ortamlar ‘ötekileştirme kampanyaları ile/baskısında,  canlı tutulurlar… ‘Öteki düşmandır’ algı kalıbı iktidarı yönetilir toplumda… Benliklerini sömürü pençesindeki egemen bir nefrete yatırması beklenir ve istenir halklardan…  Tehdit edilerek; sömürge tipi ortam ve baskı altına sokulmak istenir halklar.  Muktedir olan, kendi merkezli adalet, yaşam, uyum, gerilim  ve arayışlarını dayatır…
Küçük hayatların esir alınmış umutları; cazibeli parıltılarda sevindirik lunapark yaşamlara savrulurlar...  Herkes ve hiç kimseler; ürün haber, dizi, reklam ve filmlerle beslenen bilinçaltlarını, düş ve düşünce ikameli yaşamlarını, umut ve korkularını nefrete sarar. Dünyamız ve canlı yaşamımız böyle yağmalanır. 

Bu küresel örgütlü işbirlikçilere karşı olur; barış birlikteliklerine, dayanışma, paylaşma, yardımlaşma; adalet, vicdan ve sanatın içinde yeni kültürlenmelere  açık durur halklar.

Nefretin iddiası kendi nesnesini korumak
Siyasi kanaat önderlerinden, ‘usta nefret’ söylemi; pozitif ilişkileri askıya almayı amaçlar.  Savaş ortamı hazırlar, kolaylaştırır; promosyon sunar!
‘Dindar nesil yetiştireceğiz, yoksa tinerci mi istersiniz, ucube heykel, alınıp gidilen analar, kız mıdır kadın mıdır’…  Ötekine egemenlik taslayan duygu ile yaratılan iklim; bilim ve sanat için ortam hazırlamaz.
Özgür eleştiri ve farklı oluşturu ile; bilimsel kuşku ve yaratıcı sanat alanında keşfedilmeyi bekleyen; şekiller, sözler, biçimler, tınılar dışlanır; kin ve nefretle ötekileştirilir, savaş ilan edilir ise; yeni bir ‘egemen’ dolaşmaktadır ortamınızda…
Kuşkusuz ki, özgürlüklerin baskılandığı durumlarda; ‘karşı direniş ve isyan’; en saf, en temiz ve en yaratıcı biçimleriyle; sanatın da insanın da kendisi olmuştur. Olmaya devam edecektir.
Halkız biz!  
Ötekinin tamamlayabileceği eksiklikleriz.  İyi ki
.


Belirsizler...

Yandaş ve karşıtlarla birlikte kimlik kazanır düşünceler… Bir çağ, ulus, bir sınıf,  bir kent ya da bir cemaatin raflarında düzenlenir, gerekçelenir... Bu deneyim ve referansları ile hayatlarını ve çevrelerini tasarlamaya koyulurlar.

İnsan düşünme sınırlarındaki ‘bir gerçeklikte’ yaşam sürer…  Ölüm noktasındaki algıda; ‘bir rüya’ gibidir ortaya çıkarılmış hayatlar.
Rasyonel döngüyle sınırlandırılmış; deli saçması ‘kutsal sömürgeci’ dayatmalar altındaki bir düşünce içinde biterler!..

Düşünceler ele geçirdikleri hayatlara yerleşirler. Rahat yüzü görmeden ve göstermeden. Sürekli çalışır, çalıştırırlar üzerlerinde tepindikleri bedenleri… Onları canlı ve ayakta tutan şey, ‘sömürgeci değerlere’ pozitif inançla bakabilme saçmalığıdır… ‘Sihir’ budur!… Bu moral olmadan gemiler karaya oturur.

Savaşa karşı olan sıradan yaşamları, ‘Pazar adaletine’ teslim etmeyerek; sokakları yeni yaşam alanlarına çevirmek zorunda halklar.  İnsan olma kaynaklı haklarını örgütlemek; işleyişi öngörmek; barışın ateşten gömleğini kuşanmak zorunda insan.

Kendin olabilecek şeyin yanında
Değerler, durdukları yerlere göre anlam yüklenirler.  Algılar ‘Öteki merkezli’ işlemezler. Ait oldukları yaşam ihtiyaçlarının düzenine bağlı çalışırlar… Geliştirici potansiyel ve tehditler içerir.
‘Benim hayatımın’ bahçesindesinizdir sizler.   Empati sınırlıdır ve güdüktür… Evrensel duygu bilincine sırtını dönmüş ‘küçük’ yaşamlarımız var. ‘Birey’ bu sınırlar içinde güçlenir; kendi savaşını verir... Yaşamımızı kuşatan değerleri; sonsuza gelişebilecek süreç, ortam ve derinlikler olarak algılamaz ve tasarlayamayız… ‘Birey’, öteki düşünme merkezlerinden bu zayıf ışıkla algılanır…
‘İnsani’ stratejik çözümler için çalıştığını söyleyen ‘Pazar’ ve ‘savaş’ sistemlerine bağımlı kalır…

Zihin, beden ikilemli ilişki ve alışkanlıklarımız; duygularımızla hayata tutunur… ‘Meta tipi kültür’; toplumsal hayatın egoları ve ahlak kabuğunu parlatır... Kritik belirsizlikte içimize yerleştirilen yabancılarla  yönetiliriz.  Belirsizlik ve savaş algı psikolojisi; bireysel ve örgütsel hayat alanları ve adalet duygularımızı askıya alır. Küresel efendiler, narkozlu yaşamamıza izin vermektedirler.

Düşünceler, karşı düşünce farklılık ve yükümlülüklerini barındırır. Anlaşılma ve kabul görmeyi sağlamak için de çaba harcarlar. Karşı düşünceleri yaratma ihtiyacı ve direncini içerir, gösterirler… ‘Kapitalist pazar dengeleri’ içinde; şiddetin gücü ve önemi başroldedir. İnsanın barış ve özgürlük arayışı sesleri sokaklardan geliyor. Kaybedilecek; konfor cilalı, tutsak sevinçlerdir… 
 

Hayata Dönüş...


Kariyerleri parlak ve uzun olur hayallerin...
Kültür nezarethanelerindedir eğitimleri.
Önce 'duyguları' terk eder insanı.. Akıl, hız ve tekniğin, sosyal kabinli rekabetçi mesailerinde, hayat başarıyla akar!
Kimse kendini bu sarhoşluk dışında ayıltamaz...
Gönüllü; pozitif olmanız ile ancak bu ‘Aşk’ın tadını çıkarabilirsiniz…

Karşı da olsanız değerlerin sizi değiştirmesine engel olamazsınız. Polis jopu ve biber gazı, acılar, ölümler, doğa ve çevre gine sizin vergilerinizle tahrip edilmek istenir. Yolsuzluk ve yoksulluklarla tasarlanmış sistem alanında, halklar üzerine atılan bombalara katkı sunar; herkes ve hiç kimsenin katına yüceltilir; oluşursunuz...
Sadece tüketmeyi hayal etmeniz yeterlidir bunlar için. Tüketmeniz bile gerekmez!

‘Erişebilme duygusu’; hayatı ıskalamaz
Düşlerin gücü, kurucusunu değiştirir. Düş kurucuyu, kendi yolu üzerindeki riskleri almaktan, sayısız eziyeti çekmekten mutlu kılar! Tasarlanan ürünün, hizmetin kullanımından doğacak sosyal kimliğin üzerinizde bıraktığı etki ve size olan ilgisi dünyayı ve sizin yaklaşımınızı değiştirir. Bilinçaltlarına ürünleştirilerek akan haber ve filmler; siz hiç farkında olmadan yolunuzu aydınlatır!.. Düşlerin bu kardeşliği ‘herşeyi yoluna sokar’.  Piyango bileti almak, bahis oynamak, sudan ucuza beklentilerindeki gücün ‘teaser’ ini gösterebilir herkese.. Rastlantı, şans ve bu düş okyanusunda; sizden yayılanlar, size geri dönerler!

Baz istasyon sayısı, Kentin ağaç sayısı ile yarışmakta. Bilim; enerji santrali, bomba üretimi, radyasyonla da olsa gine bize ulaşır. FAO, dünya bankası, tacirler ve polis destekli, hes’ler ve gdo’larla  topraklarımız zorunlu kısırlaştırılmakta. Bedenlerimizdeki zararı; laser teknolojili ‘çok kolay’ ameliyatlarla çözen ‘bilim’ sosyal güvence mesafenizde size gülümser! Birleşmiş milletlerin halkla ilişkiler gücü ile meşrulaştırdığı katil orduları Nato, bombalar yağdırır insanlığa, üzerlerimize!... Öldüren asker ne kadar ‘insan’ kalabilirse, nükleer fizikçi, doktor ya da bizlerin 'o kadar 'insan' şansımız vardır... 

Küresel köleleştiriciler ‘bizim’ düşlerimizde pinekliyorlar işte.  Beklentilerimizle oluşuyorlar… Bu illüzyonlarla; istenen tip insan üretilebiliyor, kontrol edilebiliyorlar. Doyumsuz bir düş ve borçlanmışlık baskısında geleceklerimiz… Ötekine ve kendimize yabancıyız! Duygularımız bizim değil. Düşüncelerimiz bizim değil. Düşlerimiz bize ait değil. Duygularımızın her uyarısında; içerisinde var olmaya çalıştığımız mekanizmalar onları susturur; bizler körleşmeye ve köleleşmeye ‘gönüllü’ razı olmaya devam ederiz…

Değişmesi gereken;  ‘tüketim hayal ve isteği ile’ bu tutsak kültürdür. Bizleri azaltan, küçülten bu ‘özgür köle roller’; kirlenmiş hayaller ve geleceği olmayan duygularımız olarak üzerlerimizde yaşarlar.  Ötekileştirdiğimiz korkuları kutsamadan değiştirmeliyiz. Kendimizi aşmayı öğrenerek, birbirimize güvenerek bu mücadeleyi kazanmak zorundayız… 

Küçük gruplar...


Düşünmenin ‘köleleştirici’ yanından söz edilmez!..

İnsanın us ve bilincini, “el ve araç” ortaklığının özgürlüğe kavuşturduğu söylenir.
Bununla yetinilir.

Rasyonel düşünce, izlenebilir şeyler söyler.
Akla ve mantığa uygun, nedenleri açıklanabilir ve anlaşılabilir olduğu varsayılır.
Rasyonel düşünce kendini inşa eder ve sergilerken; diğer düşünceler tarafından farklı algılanmayı öngörmesi ve bu durumda oluşacak sorumlulukları taşıması istenir. Düşüncenin, yükümlü olduğu düşüncelere hesap verebilir olması onun sınırlarını da çizer!
Oluşma ve biçimlenmesi nedenlerindeki gerekçeleri ve gerçekleri sorgulanabilirdir. Rasyonel düşünceler, diğer farklı düşünce kodlarına bağlı varlık ve ilişkilerini sürdürürlerken; karşılıklı yükümlülük taşır; birbirlerini denetlerler. Bilimsel bilgi gibi düşünce de ‘sebep/sonuç’ ilişkili  çözümlenebilir yapısıyla toplumsal ortamlarda hareket ederken, kontrol edilebilir, denetlenebilir durumdadır...

‘Küçük egemen gruplar’; yüzyıllardır her tür kültür ortamlarında ‘düşünce ve bilginin’ bu yapısal mekanizmalarını yönetirler.  Böylesi illüzyon ortamlarda gönüllü içselleşen (din, gelenek, cemaat, ulus, hukuk, sosyal sorumluluk v.s.) ile ‘küçük insanlar’ kendiliğinden dönüşür, dönüştürülürken; sömürü de  sürer… 
İnsanlık tarihi, bu kültür ve araç  kurumsallaşmasını dönüştürerek, elinde tutan, hakim sınıflar tarihidir. Sömürüye karşı  başarı kazanma;  gelişme ve özgürleşme gibi gösterilir.  Bu bilinç zorunludur!  Ortamın özgürleşmeye elverişli olduğuna inanılması gerekir.  Gerçek olmasa da görünen bu olur.

Tarih; oluşturulan ve dönüştürülen toplumsal yaşamın örülmesi ve örgütlenebilmesidir. Bir ‘Egemen sınıf’ klasiğidir.  Ortamı ve çevreyi yeni haline dönüştürmeyi öngörür ve sömürü pozisyonu sürekliğini korurken; bunun ‘halkın özgürlüğü ve menfaatini’ temsil ettiğine inanılması sağlanır. 
Halkları düşmanlarından, korumak ve onlara bir düzen sunmak gereklidir!  Egemenler bunu yapar. Tarih manifestolarıdır. Yol haritaları ‘özgürlük’ içermez… İnsan ‘özgürleşmenin’ öznesi değil, egemenliğin bir nesnesidir. Önceki versiyonları aşağılayarak ve aşağılatarak yeni sembollerin içine yerleşir egemenler ve dokunulmazlıklarına kavuşurlar.
‘Halkın iktidarı’  safsatası güncellenir; kutsanır!   Demokrasi ve özgürlük kandırmacaları eline verilmiştir!.. Gerçekse, içlerimize monte edildiğimiz; ‘rasyonel araçlarla’ süren bir pozitif gönüllülük halüsyonudur!.. Hukukun üstünlüğü, İnsan hakları, Basın özgürlüğü, Yurttaş hak ve fırsatta eşitlikler; egemenlikleri paylaştırmaz; sürdürülür kılar.
Yönetimler ‘algıları’ ezer.  Sıradan hayatı küçümser. Aşağıladıklarını makyajlarla yüceltir. Oynanan oyun, ‘sıradan insan’ hayatına feda edilmek üzere üretilmemiştir! Sıradan insanlar; bu üretilen hayatın kutsal sunaklarına adanırlar!
İlkel kültürlerin liderlerine duydukları  bağlılık, pozitif inanç ve algılardan günümüz ‘liderleri’ hiç nasiplerini almaz!.. Buna gerek de yoktur.

Devlet ve İnsan...

Toplum ve bilgi düzeniyle biçimleniriz.  Rasyonel bilginin içsel birliğe sahip ortak söylemi;  bilginin iç tutarlığı, ilkesel olarak sınırsız bir cemaat üretir…

Birey, kendi rasyonel düşünme işleyişinin; tüm düşünce sisteminin bir temsilcisi olduğunu keşfettikçe, diğer insanlarda sadece kendi doğası ve yansımasını görür. Kendi kavrayışının ötesinde bir şey göremez. 
Ve ölçüp anlamlandırdığı değerler çevresi kendisinin yargıcı olur.

“Nedenler sunarak” kendini inşa ve ifade edebilen rasyonel bilgi ve düşünce; kendini üreten nedenleri açıklayabildiği ölçüde anlaşılırdır.
Bilimsel bilgi, nedenleri formüle ederek sistem ve araçlar geliştirir.
Bilgi üretimi, dağılım ve işleyişi ile düzenlediğimiz özel yaşamlarımızın rasyonel yapısı; sosyal küresel düzenden bağımsız değildir, ayrı çalışmaz.
İnsanın yaşama sunduğu ve savunmakta zorlandığı “eşitlik, kardeşlik, özgürlük” kavram ve arayışları da aynı ilişkilerden beslenir ya da askıya alınır…
Rasyonel düşünce ve bilgi insanı ele geçirmiştir!..
Oysa dışarıdan rasyonalize edilemeyen önceki dönemler de vardır! En derinlerde; çocukluğun kendiliğindenlikli ritüelini dışa vurduğu/sunduğu dönem... Ve küresel rasyonel toplumun, bilgi ve bilinç beşiğinde sallanarak; kendi gelişme süreci dışardan dönüştürülür; darp edilir, masumiyeti ihlal edici (sevici, korkutucu) eğitimin düzenli basıncı artarak sürer. Kurucu yaratıcı oyun ve oyuncunun; yaşama dair çelişki ve heyecanlarının doruklarındaki düzensiz ve sonsuz bütünlüğe akan büyüsel ırmak kurutulur.…
Bir kaosta düzen arayan/kuran ve yıkan varoluşun, toplumsal yaşam öyküsü ve ölümünün duygularını taşır insan…  

Topraktan, kandan, gölgeden, havadan ve ışıktan parçalanarak gelen ve yeniden evrendeki toz bütününe karışacak olan, karbon bileşenli bedenlerimizde üretilen enerjide, nasıl algılayabilir ve özgürleştirebiliriz; sonsuza akan varoluşumuzu…

Bilgi ve bilincimizi ele geçiren toplumsal kodlar; duyularımız ve duygularımız; istemlerimizi, önceliklerimizi, algı yönetimimiz, inancımız ve kararlarımızı şekillendirmiş; ele geçirmiştir.  Gelenekselin ve değişimin  üzerimizdeki yargıları, sonuç, süreç ve şimdiki zamana odaklı hız yönetimi ve  heyecanı içinde; göz kırpma süre ve otomatiğinde; olup bitmektedir ama her şey!  
Var olmanın dorukları çocuklukta yaşanandır. Erken çocukluk ve öncesi evresi duygularıyla buluşmanın saf ve derinliği hali; erişkinlikte hissettirdikleri baş döndürür…    Toplumsal gerçeği ve gereği ile; “çocuk hakları” soykırım görmüş erişkinlerin cinnetleri; çocukluk düşleri elinden alınarak, karşı koyma seçeneksizliğiyle esrikleştirilerek kitleselleştirilir!… 
Görece gerçeklerimizin çatışmalarıyla şekillenen yaşamların bedenlerimize dayattığı, bilinçlere aktardığı farklı ihtiyaç kalıpları  çatışmalarını bir olasılık oyunu olarak görmek ne kadar olası ise;  düşlerimiz de o kadar sahici ve bize ait kalabilir...
Çatışma taleplerine verimli ortamlar ve eşler bulamadan, kitlesel şiddet ve baskı sarmalına sürüklenen birey; kendisinden üretilmek istenenden rasyonalize ettiği ‘nefs’ ve endişeleri ile o artık savaşçıdır!... Rasyonel düşüncenin, bilgimizin, zamanın ve sosyalliğin  getirdiği yer ayaklarımız altındadır!.. 
Yeni göçlere atılan işaret fişeklerini bavullarımız hazır bekler!..   

Sömürge tipi yaşam kültürüyle yabancılaşmış iradeler; denetim, katılım ve değiştirilmeye izin verir; eğilir, bükülür olmaya makul görünür ve görürler. Yürütülen tüm kampanyalar ve illüzyonlar; hep insanlık için; ve ‘insancıl’dır!  
Böyle kavramsallaşmış toplumsal yanılsama ve aldatmacalar dünyası pozitif stresli çekicilikte görünür. Başarı, şans, umut, keşfedilecek yeni tüketim duyguları; mutluluk... Kapı sonuna kadar açıktır. Ödülü almak için sahneye çıkmanız yeter! Ve yeni ödülünüzün peşinde koşarken bulursunuz kendinizi. İşte hayat bu!.. Varoluşumuzun “kurucu” kaynaklarıyla veda ederiz. Kimsenin çocuk kalmaya “Bu nedenlerden”(!) hakkı yoktur! 
Yeni liberal küresel efendiler ve işbirlikçileri; ortamları sağar, dönüştürürken ‘maliyet’ ilgileri içinde, on binlerce, milyonca insanı göz kırpmadan katleder! Bu eğlencenin de bir bedeli olmalı değil mi ama!
Bugünlerde yoğunlukla; bireysel hak, özgürlük ve örgütlenmeler  tırpanlanıyor. 
Parlamentolar halklarına karşı fazla mesaiyle çalışıyorlar. Kısırlaştırılan canlılık, doğal yaşam ve insana karşı yürütülen; hukuki, meşru tüm iletişim alanları terörize ediliyor, baskılanıyor.

Uludere katliamında 35 genç insan. Işıklar içinde yatın!..
  

Sokaktan...


Küresel hayat ve kültürü içinde savrulan, yabancılaşan, ötekileşen; tektip vücutlarımıza sığındık…   

Hangi düşler
“Yaşamın temel kurgularına” bugünlerde dünya halkları  oldukça yakın, yaygın ve yoğun tanıklık ediyor. Kaderlerine irade koyacak, aktif anlamlar yükleyecek kadar…  Uluslar işgal ediliyor, parçalanıyor!..
İşsizlik ve savaş; tüm hayatları etkiliyor… Sokaklar, “Tarih yazma” heyecanı ile yüzleşiyor!.. Zaman ve mekan içinde gerçeklik olasılıklarına boyun eğen ruhlarımızın zırhları ve maskeleri bizi gizleyemiyorEvler, okullar ve iş yerlerimiz, sağlık haklarımız, politik, sosyal kurumlar, kentlerimiz, doğamız,  sanat ve kültür; yeniden piyasalaştırılıyor; satılıyor…
Tüm bu eşitsiz ve hareketli “değişim ölçülü”  ilişki değerlerine “Sokaktan” katılacak olan nedir!.. Küresel "efendi değerlerden" ayıklanarak, halkların önlerinin ne kadar açılabileceğini düşünebiliriz.  Tarihsel, kültürel katman ve alışkanlıklardan oluşmuş “Mülk edinilmiş”, proje kimlikler, “sokaktan” yeni anlamlar yüklenebilir!.

Neden Köle
Emeğin sömürüsü üzerine kurulu dünyadan beslenir “o dünyayı” yeniden üretiriz!.. Tarihsel evrimimizdeki “konfor” ile “kölelik” bugün de iyi iki yol arkadaşı. Bu kutsal krallıkta, “varlık bilinci ve duygusu” ile yüzleşilemez.  Efendi, köle ilişkisindeki konfor cazip ve mahkum edicidir!
Dünya tasarımında söz sahibi olanlar; ekonomik, askeri, politik ve kültür şantiyelerinin düzenleyicileri; halkları göstergeleriyle gönüllendirirler!  Konforlu, cazip, heyecan dolu dünyalar!.. Onları gönüllü seçmemizin nedenlerini açıklayabildiğimiz  mutlu ortamlara postu serer; tutsak ömrümüzün bedelini öderiz!  Herkes memnundur! Bu “rasyonel” yüce buyruğa huzur içinde teslim olmanın görünen özgüveni; size çevreden katlanarak geri döner.  “Akıl ve inançla” hedeflediğimiz sömürge ortamın, düşlerin, esprilerin, yaşam tarzının keyfini çıkarmak ne “keyif vericidir” kimbilir!  Karamsarlığa düşmezsiniz; yeni bir “umut” sırıtarak göz kırpar karşınızda!...  Mutlu olun işte.  Pan zehirdir köleler ve efendiler!... “Düşman” içte taşınır! Bir günah ilişkisi geleceğe aktarılır.  Gelecek yüzyılların rotası da yüzyıllar öncesinden formatlanmıştır! 

Ve Gelecek
Eleştiri yöntemine çakılmadan, nasıl oluşturulabilir yeni!.. Sokaktan yazabileceğimiz tarih bunu yapabilir! Meta sömürü tipi dışında bir tarih... Egemenler kendi tarihlerini tv’lerinde pişirip kına yaksın!  Hayatın sömürge kodlarından, tüm çelişkileriyle özgür ve yeni dünyayı oluşturmalıyız!…  Geleceğimizi paylaşmaya katılmak; “sokaktan” denetlemek zorundayız!..

Toplumcu dil 
Neden kendi bölgesel dil ve ortamlarına gereksinim duyar da halklar; 
"uzaklardaki efendilerin" diline değil.  Büyüsü yitmiş “alışveriş” dili ve etkisi altında yaşıyoruz… Bu “Yasal ve meşru kölelikler” üreten rasyonal dilin hayatımıza ve bilinçaltımıza baskısını, “şiir” diliyle değiştirmeli. Kendimizi haksızca yargılamayan; sömürge tipi ilişki düzenini vazetmeyen dilimiz. Kendi  şarkılarımız ve dilimizle yaşama “kurucu” bakabiliriz!  Tüm özgürlükleri; toplumsal dil sorumluluğumuz destekler! 
Biz %99 yaşam kurucular, yeni tarihi yazacak kardeşlerim! İnsanoğlu, bütünleşebilme, özgürleşebilme yolculuğu yanılsamalarında yeni bir yol ayrımında.
Rothschild, Rockefeller ve paydaşlarının adağı değil hayallerimiz ve hayatlarımız!
    

İsyana davet!


“Gerçekten Tarih, dünü anlatırken, bugünü aydınlatır ve yarınlar için de bir şey söyler”. Server Tanilli,  “Yüzyılların Gerçeği ve Mirası”.

Yaşadığımız zamanın üzerindeki çürüme, dünya düzeninin yenilenmesini koşullarken, tarihten nasıl yararlanabilir dünya halkları...  Sömürgeci paydaşlar; ortamlardaki bilinci ve zeminleri yeniden tahkim ederken; halklar kendi dönüşümlerini seyrediyor. Tepkileri kendi yazgılarında söz sahibi görünmüyor. Bu devasa kitle  bilincini, kimler, nasıl yönetebilmektedirler!..

Tarih sahnesine girdiğinde, dünyanın sundukları insanın önündeydi.  Meyvesini topladı, avlandı, toprağı işledi.  Teknik dünyayı icad etti. Tüm kazanımlarına işlerlik kazandıracak;  güce odaklı düzen ve sistemler kurdu. Sistemler kendi üzerinde etkin oldu. Yaşamları kurguladı, kullanılmasını sağladı; sınıflandırdı!.. 
Çalışma yaşamının ve kendi emeğinin ürünü olan insan; evrensel akışın karşısında kendini yeniden tasarladı…  Evrensel akışa karşı örgünlediği gücü yönetiminde kendine yabancılaştı! Bu "Yararcı" enerjisi ve aklı ile, konforlu yapay hedeflerine yönelik dönüşmesi yolculuğunda doğayla açılan makası onu bir piyasa ürününe dönüştürdü…

Uzmanlık ve iş bölümünün dayattığı; doğa ve kendine yabancı düzenlerin bir parçası ve yenilenen dişlisi oldu insan. Sistem paradigmalarının suretleri içinde çırpınır, yüzleşirken; “özgür” lüğü ve “sahici”liğinden koptu; savruldu… 

Bir direniş öyküsü!
Bugün, hayal ve talepleri odağındaki tüketim çukurlarından  yönetilmektedir insan...  Kitlesel ve rasyonel yaşam ve kültürle tükendiği “Zevkler ve acılar” sarmalında debelenmekte insanlık!..

İnsanın yaşam hikayesi, direnişinin olduğu kadar, doğa içindeki “bütünlüğünü” kaybetmesini de içerir. Evrensel hedef ve akışdaki o “büyüden”, kendine yabancı bir kimlikle ayrılmış; sömürge tipi bir hayatın içinde savrulmaktadır…  Pazar kültür besisi içinde;  varoluş ritüeline yabancılaşmıştır...  Ait olmadığını bildiği bir geleceğin enerji ve beklentisine umut bağlamış;  evrensel  oluşumu ile çatışmaktadır!.. (Nükleer, Hidro elektrik Santraller,  Yerleşik düzenler ve depremler, seller v.s.)

Ve Ölüm…
Direniş; “Yaşamı ve ölümü de iç içe sınar “...  Gerçeklik; evrensel karşıtların aynı akış ve zaman içinde yıkanma gereğini koşullar. Bir “bilinç düzeni” ve sınavımızdır da bu…

Yapay hayat ve kendine karşı bir insan bilinci!.. 
Tinsel/maddesel gerçeklik; yaşanası ve ölünesi duygunun her ikisinde gizlenir.  Bir arada bulunur ve zihnimizdeki çelişkileri ve cevapları barındırır....  Bu karşıt duygu iç içeliği gizeminde; düzensize  akışı ve evrenseli daha yakın ve yoğun “hissedebilir” insan!...

Sonsuza savrulmuş bir yabancı...  Sömürge tipi bir serüvenin içinde varlığı ve yapay kurgularla çatışmakta, yaşamını kurmaktadır…  Evrenin nefesinden ve sonsuzluğundan kopmuş bir hayat!  Göreceli sınırlandırılmış bir zamana ve  yaşama tanık!... Yön arıyor!... Toplum ve doğa bütünlüğünü yeniden kurabileceği, düzenleyebileceğini; “bütünsel” hayata nasıl ulaşabileceğini bilmiyor…  Yarattığı kültür baskısıyla sınırlanmış tepkileri var!.. 
“Ölümün” elindeki “yaşam” mülkiyetini alacağından; sahip olduğu “Bir ve tek gerçeklikten” ayıracağından korkuyor!..  Bilmiyor! Evrensel olanın varoluşunu kucakladığını. O korkuyor. Zihnindeki yapay mülkiyetini baş tacı ediyor hala!  Emin değil. Gücünden ve kaybettiklerinden!…  Belleği boşaltılmış.   Yeni düzenin, “iyilik ve güzellik” kodları “korku, tehdit ve ölüm içinde”  yerleştirilmek isteniyor zihinlere… 
 “Yaşamı ve ölümü iç içe sınayabileceğini”!  Direnmedeki sonsuzluğunu; sonsuzun düzensizinde akabileceğini hissedemiyor!..  Henüz!..  

Kavramsal elegeçirilmişlik



Savaş riskleri, bireysel yaşam önceliklerini baskılar...
Sığınılacak ortam ve değerler aranılır!..
Batılı havuzlarında kızağa alınan “Arap baharı”, bu denge arayışında insanları savurmaktadır...

Ürünleştirilmiş hayatlarımızın arka planları; geniş kitlelerin ulaşabileceği; dokunabildiği, mücadele edebildiği alanlar değildir. Küresel işleri sömürgecilik olan aktörler, pazar kurumlarını ve siyasi araçları bu bölgelerden yönetse de; geniş kitlelerce neredeyse hiç algılanmazlar. Bu görünmez şeyler, düşleri, umutları besleyici, şekillendirici işler ve yayınlar yaparlar… Wikileaks belgeleri bu dokunulmazlığı kaldırmaz... Hayat böylesi savaş ile birlikte sürer; kanıksanır!..
Mutlu olmayı öğrenmek zorundadır her insan. Böylesi ortam ve içinde sürdüreceği hayatında buna hakkı vardır!

Küresel işgal demokrasilerinde; işlevi ve ilişkileriyle; "özne" sini kaybetmesi esas tutulur insanın. Ormanı yanmış ağaç, doğası yok olmuş; canı azaltılmıştır… Sömürgeci dayatma dilin altında yaşamını düzenler sürdürür... Toplumu, doğası, işleyişi, kaderi, kültürü ve bilinci sömürücülerin elinde her saniye kurcalanmaktadır...

Bireysel hak ve özgürlükleri, örgütlenmesi baskılanmakta, basın ve haber alma hakkı dönüştürülmekte, hukukun üstünlüğü yeni küresel algılamalar dayatmalarıyla daraltılmaktadır...

Modernizmin özü; bir disiplinin kendi kendisini eleştirmesinde yatar. Eleştiri çökertmek değil yetki alanlarını sağlam şekilde yerleştirmek içindir…
"Eleştirisiz oluşturma" kültürü; şüphesiz farklılıklarını zenginlik olarak algılayan ve yaşayabilen toplumlar için pozitif değerler ve gelişmeler üreticidir… Farklılıklarını verimli algılayamaz ve yönetemez duruma getirilerek farklılıkları çatıştırılan ve kontrol edilebilen topluluk ilişkileri arasında ise, “Eleştirisiz oluşturmak” yöntemi kamplaşmayı ve çatışmayı arttırmakta dayatılır; kullanılır...
Stratejik sıralamadaki önemi, egemenlik ve bağımsızlık algılarına göre halklar, sömürgeci statükonun arka bahçelerine sıralanır. Ve sıcak küresel alevlerin arasına itilebilirler…

Başbakan olsam!..


Başbakan olsam “one minute”, meselesini  bırakmaz;  kanatırdım. “Siz öldürmeyi iyi bilirsiniz, biz bilmeyiz”;  polemiğini gererdim. “Mavi Marmara” meselesinde,Türk yardımseverliğinin anlaşılmadığını,  Somali gezisi ile destekler;  Ajda/Sertap  movileri  ile “eğlence sever” dünya kamuoyundan da destek alırdım.

İsrail ile Türkiye arasında  bir savaş düşünür; düşündürülürdüm kuşkusuz... Küçük çaplı bir “it dalaşı”na yeşil ışık yakardım...  İnsansız  bir uçak düşsün görelim bakalım neler olacak… Kimden düştüğü önemli değil.  Abi devletler “Durun”, “ yapmayın” diye araya girsinler…  Tazminat istensin kimin uçağı düşmüşse diğerinden... Bu kadarı bile yeterince heyecan verici değil mi ama… Milletlerin milli duyguları bilensin; gelişsin.  Arap dünyası için de  yeni bir umut olur... Bu kabarmış duygular;  kendine uygun bir “senaryo” yazılmasını koşullayacaktır sömürgeci "insan mühendislerine"... Hayatlarımızın üzerlerinde sürdüğü;  ekonomik ve kültürel  sosyal zemin sağlayıcıları; sömürgeci kafalarca;  yeni senaryo, kostüm ve dekorlu; yeni fikir ve inandırıcılıklar illaki üretilir biz dünya halkları için bekleyelim...  Söylemekliğim; İsraile cihat fikri bile Ortadoğu halklarının ayaklarını yerden keser … Ve  lider kahramanınız hazır bunu görebiliyor sunuz!
USA ve müttefikleri kafasıyla "küresel bir dünya" düşünme maksadım; “oyun kurucular” ile özdeşleşerek; romantik olmayan, insanlık dışı düşünülebilen; reel politik, stratejik  oyun düzenlerini anlayabileceğimizdir!... Bu kadar basit kurulmaktadır bu oyunlar... Ve bu kadar insana karşı!...

 Savaş ekonomilerin anası… 
Suud’ların Amerikan bankalarında olan 1.9 trilyon dolarına göz koyan Obama;  yeni bütçesiyle seçimleri kazanmayı planlıyor. Suud’ları mezhep çatışmaları içine iterek, ve şimdiye kadar sorun olmayan ilkel yönetimlerini bahane ederek paralarını iç edecekler. Batmış olan ülkelerini, Teksas haydutluklarına diplomasi ve PR katarak sürdürüyorlar…
 Ortadoğudaki  böylesi bir savaşta, Türkiye’nin yenik çıkması durumunda neler düşünebiliriz…  Böyle bir durumu gerçekten ama hayal edebilir misiniz… Lütfen söyleyiniz…  Kuşkunuz olmasın post modern yeni bir Serv önünüze gelir, dayanır. Parçalanmamız için buna aslında hiç gerek  kalmamıştır. İçinden geçmekte olduğumuz  “Halklara karşı” Demokratikleşme algılı  oyun bu durumu çözmek istemektedir…   Savaştan sonra, bir önceki (bugünlerde yaşanan siyasilerin kabusu) iç siyaset sorunlarımız güme gider.  Yüce mahkemelik,  "Deniz feneri" ni unutabilirsiniz.  Onca parlamenterin kamusal suçları sonsuza karışır; Melih Gökçek’te tanrının yargısız huzuruna düşer… Sırf bu seçenekler yüzünden bile Savaş tamtamlarının birilerine çok cazip geldiğinden eminim… Kurmaylarının  RTE’nin kulağına “yaratıcı fikir”olarak bunları fısıldadığından kuşku duymam.  Başka türlü “One minute” sahnesini ve arka plandaki tasarlanmışlığını nasıl düşünebiliriz…

Dinle küçük adaM


Bu uygarlığı sen kurmadın küçük adam. Sen hiç bir şey değilsin. Aklı başında efendilerinden yalnızca birkaçı kurdu bu uygarlığı… V. Reich
  Paranız ne güçlü imiş ama sayın finansör!..
 “İyi insan” düzeneğinizin yaşam akışına katışmışız biz de!..
 İçinde olduğumuz dünya savaşı ardından; istenen uygunlukta; daha da küçük insanlar olmaya da adayız bu arada; dükkan sizin!..
 
 Kültür havuzlarınızda biçimlendik! Şimdi ortam buharlaştı diyerek; küresel zemine uygun yeni sistem ve insan kullanma kararınızı nasıl anlamayız!.. 
 Bir kaç milyon insana biter bu iş. Hem de büyük çoğunluğunu birbirlerine parçalatıp, pek azına masraf edip bombalatarak; özel güvenliklere, istihbaratlara, Nato'ya filan yani tıpkı diğerlerindeki gibi! 
 
 Dünya halkları savaşın büyüsünü izlerken; turistik bir gezi kadar estetik, aktif; “ucubeci olmayan” görünümlü sanatçılarımız ve RTE Somali’de. Tarihe not düşmekteler. İçi boşaltılan Afrika'dan, küresel bir sahne ve rol ile işte böyle dünya... Kurtuluş savaşı veren bir halk; hızla emperyalistlerle birlikte saf tutmuş.. 
 
 Pazar kurumları, değişim değeri, eşitsizlik, hiyerarşi, mülkiyet kodları altında geçinip gidiyorduk eski düzende alt tarafı. Yeni ilaveler; özel güvenlikli özerk kent tipi yaşam ve yönetimi altında, kredi kartı boyunda değeri olan, sentetik dinli bir dünya yurttaşı müjdelenmekte dünyaya. Tüketen/ sorgulamayan, örgütlenmeyen tektip yurttaşa ulaşılmakta insanlık macerasında… Nazi kampı ölümcülüğünde, hayatın ve canlı yaşamın tümden eriyor olmasını kim umursar. Yeni iyi insan kimliklerimiz içinde çoktan emniyet kemerlerimizi bağladık… Dileğimiz; eski güzel günleri aramamak!..
 Sürprizlerle şekillenecek yeni insanımızla biran önce tanışıp, bu yabancı ve soğuk ortamdan kurtulmalı dünya! Yeni insanımızı yönetmek, yeni bir araç kullanımı heyecanında “keyif almak” gibi yeni bir şey icat etsin büyüklerimiz… Sihirbazımız sizsiniz sayın finansör. Bunu politikacılara fısıldamalısınız… İkon elinizde. Ürettiklerinize nasıl bir alternatifimiz olabilir; alternatifimiz yok! Yeni öykülü hayat sunumunuz; ve bombardıman uçaklarınızın saha çalışmalarına teşekkürler yani! Özel güvenlik ve terör holdingleri ile çevrili ortam içinde, ego salgılayarak bize eğlenmek düşer. mutlu olmaya zorunluyuz biz de “Keyif almak” zorundayız... 
 
 
“Sevindirik” dünyalar
 Sömürgeci tacirin sürekli çalışarak ama, kağıt üzerinde biçimlendirdiği dünya ve tasarladığı onca yoğun çabalı ortamı uygularız bizler sadece... Sürekli üzerinde çalışır geleceğimizin. Maliyet ve iyileştirme hesapları, rekabetmişçe markaları çatıştırma oyunları ile belirlenmesi gereken sınırlar; ve sürekli kontrol eder. Risk hesapları, finans ayarları; raitingi yüksek PR lar göz doldurmalıdır… Dünyayı yönetmek ister, yönetir ve kontrol eder… Bu baskın paradigmalı umut ve hayaller, sistemin istediği tektip bir kimliği dayatır ve insan dönüştürülür… 

 Geniş kitleler nihayetinde güven duyabildiklieri, inanabildikleri bir düzen olasılığı; dinginliğine teslim olmak ister!… Sürekli bir olumsuzlama ve teoriyle kim başa çıkabilir... Hayatlarımızı elimize tutuşturan sistemin karşısında “özgür ritüel”ler savunmasız; cılız ve örgütsüzdür… Rasyonel bir hayatın içinde ise insan teslimiyetçi ve işlevsizdir… Başka nasıl olabilir… 

 İsyanın düzeninden beslenmek yerleşik düzende varolmaya ve düzen algılarına uygun değildir!.. Özgürmüşçe tasarlanan; küçük insanlar peşinde kendimizi dönüştürürüz!.. 

 Kurucu aklı haklı kılan bir keşifle tüketilir yaşamlar... Kendi ritüeli ve ruhunda; özgürlüğe ve toplumsala eğilimli itaatsiz; egosuna tıkanır, hapsolur. Yapay ve sapkın tüketim psikolojisine, yeni işlev ve görevler yükler. Örgütsüz iç sesi iyiden kısılır; kesilir… İnsan, doğa ve bilinç macerasında yabancılaşan; sömürgeci erk, tekniğin soyut etkinliğinin hızlandığı yaşamda; kendine yabancılaşan insan; daha fazla itaat ederek yaşamıyla başa çıkabilir. “Özgür ritüeli”ve düşleri işlevsizliğinde; sömürücü bu çapta derinlikli; örgütlü güce boyun eğer… 

 Büyük resmin evrensel yolunun; heyecanı ve varoluş duygusundan beslenmeden; sınırlı bir tutsak hayat. Güç ve finansın rasyonal aklına teslim oluyor; bu aklın savunucusu ve yürütücüsü oluyor... 

 Tarih içinde sürekli akan bu resmi nasıl görebilir insan. Akışın büyük resmini ve kendini; içindeki özgür geleceğini. Bu büyük özgürlük heyecanına kolları sıvayabilir mi. Bu bir; insan olma hakkıdır! Günlük hayatlarımızda, eğitim kurumlarımızda bunu tartışmalıyız. Pariteler, dış ticaret açıkları, gayri safi milli gelir, Nükleer enerji, doğa ve insanı tahribatları, Tarım emperyalizmi, yoksulluk ve ölümlerinin yaşandığı dünyamız çözümlerini sömürgeci akıl üretmez Onun projesi çözüm değil, kendi düzenindeki kaosu yaratmaktır!

 İnsan toplumsal yaşam içindeki rolünü özgürce seçebilmeli oysa; bu heyecanı üretmeye katılmalı ve yönetebilmeli... Sınırsız evrende; doğa, toplum ve bilinç bütünlüğünde özgür olabilmelidir. Çocukluğunda yaşadığı sihirli ortam ve duyguları gibi. Dayatılan erişkin rol ve duyguları değil… İnsanların kendi gibi olabilme hak ve gelişimleri desteklenerek; sömürücü kodlar temizlenmelidir…

Düşünce eylemi...



Düşünce denilen şey; “eylemin tasarlanmasıdır”. Sayısız deneyimlerin kısaltılmış biçimde beyine aktarılması. Düşünmek için; daha önceki deneyleri “anı” olmaktan çıkarıp “yaşantıya” dökmek gerekir.
İnsanın,  doğa alışverişindeki çabası bir karşı doğa yaratmıştır.  Doğa, insan ve kültürü etkileşimli şekillenme sürecinde düşünce de, bilimsel, teknik açıklayıcı sistemler ve uzmanlarının anlayabileceği oldukça karmaşık disiplinli soyut alanlara ulaşmıştır. Büyü, efsane ve tanrılar arasından, tekniğin merceğine geçerek;  kosmosun en uzak noktaları  ve  varoluş olasılıklı düşlere dokunmaktadır…

Gelişme ve tutsaklık!..
Gelişme dediğimiz;  teknolojik umut ve korku paketinin insana sunulmasıdır... Pazar ve rekabet koşulları da var pek tabii peşinde! Bireyin “ayrık” savruluşunun,  gelişmedeki motor güce katkısı ve yabancılaşması, makro sistemdeki kriz sesleri ile birlikte düşünüldüğünde;  geleneksel ihtiyaçlara tıkalı olan bir sürecin de sonuna geldiğimiz anlaşılabilir… Buradaki soru;  değişmekte olan süreci, hangi  güçler nasıl tasarlamakta, biçimlendirmek ve yönetmek istemekte!..


İnsan dünyaya geldiğinde anlamlandıramadığı bir çevre, duygular ve algılarladır.  Rol modeller ve dil aracılığıyla çevresine eklemlenir. Kişisel varlık farkındalığının eğitilerek kabuğuna çekileceği ve öznesiyle bir daha buluşamayacağı “şeyi” kabullenmesi;  ve üretim ağı üzerinde tanımlanan  yapay hayatına tutunması zorunludur… Yol göstericiler, çevre yığıntıları ve paranoyalarla yüzleşir...  Ölü topraklara yerleşir.  Yapay “umut”larını bir tedavi gibi sırtlanabilir artık...

Düşlemek aldatıcı da olsa hiç yoktan iyidir. Kısa hayatlara pozitif enerji  gerek.  Umut ve hedef;  fonksiyonların örgütlenmesi, işlev kazanma için zorunlu. Sömürge tipi ortam; insanın işlevini kontrol eder ve önüne marka havuç hedefler bırakır. Bilinçaltı çöplüklerinde“sevindirik”  voltalar atılmaktadır!.. Kitlelerin kaderlerini umut hayaller çizer. Herkesin ve hiç kimsenin hayatlarıdır bunlar...
 “Umut” ve “şans”la kuşanılır! Rekabetçi ve ötekileştirici bir çatışmanın hoşgörüsüzleri;  iyi ve doğru benlerdir…   Sosyal su bitti, çimento hormonlu.  Bir kumarhane ortamı ve helası burası!  Para gerek… Hayallere, kabuslara ve gerçeklere dokunmaya…  Duyduklarımızı test etmeye; pis kokulu hikayelerin bokunu çıkarmak için… Tv lerden, Esprilerden…  Sindirdiklerimizin, dışkılarını bırakmak ve ölmek için... 

İyi haber
Hiç hak etmedikleri küresel felaketle yüzleşmekteler Afrika halkları.
Para tanrısı, sömürücüler eliyle dünyayı  ve insanı  ticari bir metaya çevirmiş, yönetiyor. Yığınlar çarpıştırılıyor, kafeste tutuluyor, sistemler üzerinden  tarif ve kontrol ediliyor…  


Ekolojik sistem, katılım, paylaşımda hak ve eşitlik arayışlarımız önemli oysa!…  Yardımlaşma ve karşılıksız paylaşmalı evrensel duygularımıza yabancılaşmamak!.   
Hayata dair temel ve ortak sorular sormak ve cevaplarını sorgulamaktan vazgeçemeyiz. Ve özgürlükleri desteklemekten!   Ötekileştirmeyen kültür esprisini olgunluğundan ve bunu üretmekten de vazgeçemeyiz!  Ticarileştirilmemiş düşünce, duygu ve değer dengelerini  evrensele açık tutmaktan ve bunu paylaşmaktan vazgeçemeyiz…  Doğanın metalaştırılması; Nükleer enerji, Hidroelektrik santral, Tarım emperyalizmi üzerinden sömürgeci oyunlara karşı koymaktan da vaz geçemeyiz.
Kitleler üzerine salınan; korku, baskı ve itaat kodlarıyla insan ve kültürünü yöneten çetelerin; ortamdaki  kurum  ve duyguları kan akıtarak biçimlendirmek istemelerine; BM kararlarına, Nato bombalarına sivil gücümüzle karşı koymaktan da vazgeçemeyiz…

Reklamsız yaşam 
Evrensel  insan bütünlüğünden, tüketim psikolojisiyle bilinçaltlarımıza sokuşturulan; bu “masum, bencil“ duygulara  mahkum olmak acı!... Bilinçaltımız bu histeri bataklığında çırpınıyor…  Reklamlar yasaklansın! Onlarsız yaşamak önemli bir insan hakkı!.. Faşist liberal zehrin bilinçaltlarına propaganda  akıtmasına son vermeliyiz.  Tüketim etkili afyonlarla hayatlarımız baskılanmamalı.  Auschwitz kampları örneğinin süreğeni; ve ince hesaplanmış bir tutsaklık kültürü bu!…  

Tüm halklar, evrensel akışın; barış ve kardeşlik meşruiyetini hiç bırakmamalıyız.   Doğanın gizi içinde var olabilme  düşünü yaygınlaştırmalıyız. Evrensel insan, barış oluşumunu her alanda güçlendirendir…

Rasyonel akla yükümlülük; dünya halklarının ve insanın özgürleşme sorunlarını çözmez… Ancak tüm algılarınızı evrenselden denetleyebilirsiniz…  Bunu anlarsınız. Bilinçaltlarımızda olanlardan arınmada rasyonel akıl değil; evrensel soluklar eylemci ve yol göstericidir. 

Halkları Kırdıran Nedir!..



Ölü haberleri.  Kanaat önderleri, siyasetçi  yorumları mecralardan…
Sömürge  savaşları; farklı iddialı, ideolojik, sosyal, ekonomik çatışmalar. Ortam çatışmasını destekleyen ve taraf olan, örgütleyen odaklar; egemenlik isteklerini;  tüm zamanlarda halklara karşı savaş ve siyaset biçimleri ile sergilerler…
Bu tür güçlerin sıradan hayatlar içine meşru yerleşikliği; kendi siyasetini  ve çıkar gruplarını da örgütler, besler. Daha çok yanılsamalarla modern ve teknik sahnelerde yasalar çıkararak statükosunu korur.
İnandırıcı hamaset ve retorik ile, kılı kırk yaran “kül yutmaz”, “müthiş” seyirlik bu yeni formatlar; tüm vakitler  ve mecralarda, yeniden örgütlenerek; ortamlarda çatıştırılır ve  dengelenir.
Sermaye kazancını tartışmaz; siyaset ve çatışmalar üzerinden sergiler… Ölümü tartışmaz; öldürür!.. Sahne üzerindeki illüzyonun mağduru; ölüme koşullanmış oyuncular bizleriz. Ve çığlık çığlığa dayatılan, birbirimize kırdırtılmakla düzenlenmiş yaşadıklarımız!..
Gerilimin zirvesinde neler olabilir güdülü ve meraklandırıcı bir mutlu cennet finaline odaklı hayatlarımız. Kuşkusuz kesin olan;  ölüler ve acılı ailelerinin gelecekleri ile sömürgeci yandaşların maddi kazançları ve itibarlarıdır.
Oyunun biletleri satılıyor; biz satın alıyoruz. Ölü rakamları geliyor; ortam geriliyor. Bir süre sonra sayılar anlamsızlaşıyor. Görücüye çıkmış bu seyirlik senaryolar, taraftarlarını da, eleştirenlerini de aramızdan ediniyorlar.
Yeni talepler, yeni adaklar, bedeller istiyor güç tanrıları. Oysa kendi oyunlarını sahneye sürmek zorunda halklar. Küresele karşı  yeni barış oyunları. Bunlara ihtiyacımız var; evrensel paylaşım, dayanışma ve yardımlaşmalarımıza...  Kardeşliklerimizi yaşatmamıza!
Bizim ölülerimiz. Halkların ölüleri... Ne için ve kim için onlar… Sermaye oyunları, çatışma ritüelleri içinde;  silahlar, ağıtlar, pankartlar, flamalar cesetler ve cesetler. Kim finanse ediyor bunları, kim için. Evrensel nutuklar içine yerleşik öfke ve çatışma içerikli sınırlı yaşantılarımız için ortamlar hazırlanmakta ve tüm bu tasarlanan ortamlar üzerinde  oynatılmakta halklar. Yaşam alışkanlıkları ve kısa hayat kültürlerimiz korkuları içinde bizler; siyasetin  önümüze koyduğu düşler üzerinden nasıl da çatıştırılabilmekteyiz.

Ölülerimiz üzerinden  itibar kazananlar, elde ettikleri kazançlarla kusursuz bir hayat ve yaşamın yapay duygularını tüketim metaları üzerinden üretiyor ve örnekliyorlar bizlere … Kazananın düdüğünün öttüğü ve değer kazandığı bir dünya tasarlanmış. Hikaye bu ya; sonunda başarılı ve değerli olanların elleri halkların kanlarından çıkamıyor. Bu kan peşinde olanlar halklar tarafından biliniyor.


Yeni yaşam ve Anayasa


“Yeni Hayat” yerinde duruyor. Hayal edilmek ve kullanılmak için…

Hayal kurmak bir anayasa  gerektirir mi.  Yoksa hayal kurmaya  engel mi olur anayasalar!
Barış ve kardeşlik hayallerimizin sürdürülebilir olamaması nedenleri nelerdir!…  Yeni hayat  tasarımının , ortam, koşul ve beklentileri nelerdir.  İnsanın farklılıkları içinde algılanarak eşitlikle evrilme düşleri  bayrağını gelecek yeni nesillere uzatabilmek mümkün mü…   Yaşadığımız verili siyasi durum  ortam ve önceliği  nedir. Farklı özgünlükte ve ritmlerdeki insanlar arası kişisel gelişim ve çatışma verimliğinin, egemensiz, savaşsız ve mülksüz  bir dünyanın  oyun mekanizmaları içinde çalıştırmak reel siyasetin sorunu değildir kuşkunuz olmasın. Yürüyen siyasetin bu “her ağızdan ses çıkan” fikir kalabalıklarıyla işi olmaz… 
Anayasalar, sınıf haklarından kaynaklı egemen yapılardaki mülkiyet  uzlaşmaları ve çözümlerini rasyonalize eder;  güvenceye alırlar. Bu çerçeveli düşlere el verir;  bu duygu, hayal, akıl ve ortamla sınırlandırır.  Evrensel canlı dünyayı içermez; yabancı durur. Anayasalar kuramsal “Evrensel tabular”la yetinir; kültür ve insan üzerine baskı kurarlar…
Verili ortam “eşitsizliği” onar; meşruiyet kazandırır. “İyi” insan bunu sindirir.  Yaşamsal temel değerler, alt yapısal kalıplar yaşamlarını anayasalar üzerinden sürdürür. Eleştiri ve katılımla yenileştirilen, iyileştirilen ve zenginleştirilen “Evrensel insanı” koruyan görünürlük; tarihsel ve sınıfsal mekanizmaları  işleterek “statik durumu”yu sonsuz bir geleceğe yansıtmak ister. Düzenden sürdürmesi beklenen temel işlev budur! Evrensel düzensizlik anayasası değildir bu!  İnsanın insanı sömürdüğü bir düzen sözünü ettiğimiz!
Determinist ve akıl üzerindeki bu tarihsel sürekliğimizin;  insanın evrensel ve niteliksel  özgürlüğünü gerçekleştirme gibi bir amacı yoktur.  Çok olağan algıladığımız  insanlıksız boşluklar ve ihtiyaçlar bilinse de. Öyle bir düş ülkeye varılabilsindi ki oysa; olabileceği gibi olsundu insan!… Ortam tüm eksiklik ve farklılığıyla izin versindi insana. Evrensel sevgi  içinde. Bir yok olma hakkı versindi.  Hiç bir şey ve her şey gibi bir insan! Bir mülkiyetsiz aslında.

İnsana kör ve sağır kültürler!
Yeni hayat, insanlığın korunaklı kurum ve ölçümleri dışında düşlenebilir; aile, iş, ulus güvenlikleri öngörmeyen. ‘Yeni bir yaşam’ evrensel odaklarla içerilir. “Gazze’ye insani yardım”, ya da mavi gezegenin doğal işleyişini destekleme eylemleri; gücünü  “yaşama hakkı ve eşitliğinden” alan evrensel sivil destek katılım duyguları.  Bu sıradan ve tekil bütünlüklü  birleşme / karşı koyma duyguları  “yeni hayat” ın temel taşlarındandır.

Yaşamın ibadeti;  yaşamak!
Sosyoekonomik,  kültürel araçlar, siyasi iletişim ortam ve döngüsü; farklı fikirlerin gelişme  ve örgütlenmesindeki talepleri sınırlandırır, engel  koyar.  İnsan haksız;  güç merkezleriyle kuşatılmış “kültür” haklıdır.  İnsan suçludur ve eziyet çekmelidir. Bu anlaşılabilir bir durum olarak kabul görür.  Durumun  suçluluğu içlere değiştirilemez kanıksama ile yerleşir!
“Savaşa karşı” olanı, ya da “yaşama hak ve eşitlik” düşlerini savunurken, herkesin elinde değiştirebileceği en iyi malzeme kendisidir. Ve öyle de olur tabii.  Tüm zayıflığımız ve gücümüz içinden toplumsal bir hayatı anlamak, uyum ve uyumsuzluğu yönetmek; değişmek, değiştirmek ve oluşturmak.   İnsanların kitlesel öldürüldüğü, bombalandığı;  her an ölüme sürüklendiği bir dünyayı olağan sıradanlıkta yaşamaya devam etmek için…

Alfabe tacirdir… Ses ve ışıktır Evren …
Kültür içine girip bakıldığında dünyanın işleyiş ilişkilerinin, hayat ve şeyler algısının; sosyal ihtiyaçların paylaşımı içinden değer yüklendiğini; kazandığını teslim edebiliriz. İnsanlar arası paylaşımlardaki “değişim değeri “ üretme ve işlevi, yaşam/kültür  hikayesi ile dil üzerinde formatlanır;  şekil kazanır, oluşur, kodlanır; kanıksanır. İşte gerçek denen şey!..  Herkesin ve hiç kimsenin gerçeği… Bu algısal çatışmalar düzeni  üzerinden oluşan  “meta gerçeği” odaklı bir pozisyondan  nasıl arınabilir sosyal parça.  “Bireysel  ego  ve marka yaşam” gerçekliğini beslemeyen;  toplumcu, eşit yeni hayatın “Evrensel  düşlerine”  akabilir; onlarla gerçekten özgürleşebilir; bunu yaşayabilir mi…    Sorun şu; eski hayatın rasyonel  birikim ve kirli sömürgeci kalıplarından kurtulmanın yolları nelerdir.  Eşiti üretecek  yeni  hayatın evrensel duygu ve düşlerini tasarlamak. Kendi mikro laboratuvarlar, serüvenlerimizden!





Harflerle Sesler
Şihabüddin Fazullah otuz iki harfle konuşmuştur ve tini yok­tu. 
Harflere inanır, takke dikerek geçinirdi. 
İnsan yüzünde bütün harfleri gördüğü söylenir. 
Cavidan ' a yazdığı Zeyl'de (ki bulunamamıştır), gökyüzüne A harfini biçmiştir. 
Suya :C (Su, Tha­les'lidir.); 
ölüme: U (Ölüm U'dur biraz, eski püskü bir akşamüs­tü biraz da.) Ateşe: Z.
Dünya harfti, suretlerdi. 
Sophokles gibi resim yapmasını bil­meyen Pythagoras da harfti, ağustosböceği de, Muhammed de harfti.
Muhammed (Muhammed'i biliyoruz, yirmi sekiz harfle ko­nuşmuştur ve tini vardı ve de hiçbir kuş onun uçtuğu yere uçama­mıştır.) kulağını seslere verdi. 
Yalnız onları dinledi. 
Sesti her şey. Sesti cennet, cehennem. Bir tavus kuşu sesti. 
Pirinç Lapası Da­ğı'na mı gidiyordu atını otlatmaya Tu Fu, sesti. 
Bunun için tiniyle suretler arasında hep bir boşluk duymuştur. 
Bundan eli yazıya uzanmadı. Niçin uzansın? 
Dil, yalnızdır. 
Konuşmaz. 
Evren biz­den daha konuşkandır, diyordu. 
Daha yapraklı. Güneş imgelerle konuşur. 
Gürültüyle çalışır bir ağaç. Gürültüyle, taş. Gece, gürül­tüyle iner. 
Sestir evren. 
Alfabe tacirdir.

İlhan BERK


Korkma ey halkım!

Korkma, sönmez bu şafaklarda…
 Söylenmekte olan  “korkma”  hakkınızın olduğudur öncelikle!
 Ancak “korkmamalısınız”.
 Zira, en son ocağımız sönene kadar birlikte ve sancağımızın altındayız…  Kuşkusuz vatan ve istiklal mücadelemizde  düşmanlarımızı birlikte yeneriz...   

 Marş, ”korkuya” kilitlenmez; onu sağaltır. "Bize" güvenmemizi koşullar. Tarihsel dönem simgeleri, değerleri, düşmanı  ve mücadele yöntemlerini sergiler…
 Millet ve bayraklı istiklal hakkı ve ruhu; gurur, umut ve kararlığı ile geleceğe dokunur!..


“Korku” yu alt etmede yeni yollar 
Vatan toprakları üzerindeki silahlı düşmana karşı birlikte güç ve zafer kazanan bu ritüel, bugün neden bu kadar tartışılmaktadır. Yeni değerler; değişen düşman biçimleri ve ürettiği korkuları yönetebilecek  ortaklıklar mı aramaktadır. 21 yy.  toplumlarındaki bütünleştirici duygular için, eski simgeler yeterli görülmüyor;  düşmanlarımıza karşı bizleri korumuyor; korkularımızı neden azaltmıyor...
Bu sorunun cevabı; değişen dünya şartları; araç, yöntem ve biçimleriyle kuşatılmış; “Laisizm” ve “Kürt” meselemiz çözümsüzlüğünü işaret etmektedir.  

Sınır tanımaz düşman ve “Korku”  
Korku; korunmayı  eyleme sokar. Tehlike algısı; bilgisi ve duygusunun üzerimizdeki baskısı; verili durumun çözüm yönetimlerini koşullandırır…

Demokrasilerde üretilecek kültürden beklenen “korku” değil; “güvenlik” duygusudur!.
Hak ve özgürlükler, tüm kurum ve mekanizmalarda katılım ve temsil ile oluşturulur, denetlenir. Bireyin; özgür, eşit, bağımsız özneler olarak “mutlu” olabilmesini gözetir; esas alır. Sınıf ve zümre ayrıcalıkları öngörmez! Parlamentosu, iktidarı, muhalefeti, hukuk üstünlüğü ile; farklılığı içindeki bireyi kollar...  Sistem kendini güvence altına alıcı ve geliştirici mekanizmalarını çalıştırır; yenilerini icat eder...
Gelir dağılım paylaşım adaleti ve bireysel suç göstergeleri; toplumlardaki değer yanılsamalarını da ölçebilmektedir.  

Ne kadar “Korku”  
Kişisel gelişimi hissederek; eşitlik, adalet ve “güven” duygusu ile çevre ve geleceğimize dokunmak önemlidir. Yabancılaşmamış, maskelenmemiş ortamda; bireyin duygularını özgürce üretip, paylaşması; tüm ortam mekanizmalarının “bağımsızca” çalışıyor olması önemlidir.

Küresel tayin edici merkezler, bu denge sistemleri ile stratejik oyunlar oynar. İşleri de budur aslında. Ekonomik, sosyal ve siyasal güç dengeleri ile; toplum ve bireyler üzerine kurduğu baskılardan aldığı karşılıklara göre yeni yöntemler dener; pozisyonlar alır!...

“Korku”da son nokta
Alışkanlık ve deneyimlerimize yerleşmiş “korkularımız”; geleceğe yönelik hayallerimiz ve algılarımız içine sinmektedir… Toplumsal ve demokratik mekanizmalar içindeki  “yasakçı korkular”; meşru algı biçimleri ile bizleri kontrol edecek desteklerini bizlerden alır.(Sigara, içki yasağı v.s.)
Bilincimiz ve denetimimizden bağımsız bizi bizden daha çok düşünenler içimizde yerleşirler…

Korkuyla yüzleşirken “Arap baharı”  
Kimdir görünmeyen diktatörler! İşbirlikçileri nasıl çalışır halklar ve bizlerin üzerlerinde. Farklı gruplar ve birlikte meydanlarda şimdi yaralarını, acılarını sarabilmektedirler birbirlerinin. Suriye’de, Yemen’de, Mısır’da, Tunus ve Cezayir’de.
İçerlerimizde pusulanmış Truva atları. Özgür olana dönük gine de birlikte, parçalanma pahasına insan!

Alışkanlıklar, özgürlükler ve paylaşımı
“Yiyeceğin bol olduğu yere gitmek isteyen açlar, büyük paralar ödeyerek kendilerini “çatık kaşların” beklediği yolculuklarına çürük teknelerle, kimliksiz çıkarken; zenginler uçakların birinci mevkilerinde şampanyalarını yudumlayarak küreselliğin tadını çıkarıyor, üstelik daha ucuza.” Zygmunt Bauman/ Küreselleşme/Toplumsal sonuçları

Dünyanın bu görünmez işgalcilerine karşı ortak direnişlerimizle algılayabileceğimiz; korkularımızdan arınacağımız yeni kavramlara, duygulara; “Marşlara” ihtiyacımız var! “Korku” yu aşıcı ortak değerler birliği ile bu “küresel tip düşmanlara” karşı ve sürekli nasıl savaşabilinir; nasıl bir “özgürleşme”  beklemektedir gelecek yüzyıl halklarını…  

Seçenekler, korkular, birlikteliklerim 
1 -  Umudumu sandığa tıkmayarak enerjim ve hayallerime daha fazla yüklenebilirim.
2 - TKP’nin aradığı 500.000 kişi arasında yer alabilirim.
3 - Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu bağımsız adayı, Abdullah Levent Tüzel’i destekleyebilirim.


Çok sahiplenmeden, Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak...
Can Yücel / Bağlanmayacaksın


Yaşadığım sürece hiç deme hiçbir zaman.
kesin değildir kesin olan.
Bu işler böyle sürüp gitmeyecek…
                                                     ve
Gün bitmeden olacak hiçbir zaman.
B. Brecht / Diyalektiğe övgü

 Siz evet siz
 Hiç kavrayabilir misiniz
 Niçin
 Bunca küfür sağanağı altında dingin
 Bir tabağa koyup ta ruhumu
 Gelecek yüzyılların şölenine sunduğumu?
 
V. Mayakovski

İtaat ve isyan!..

İnsan ve toplumları, yaşam kaygılı sosyallik ve çevre çatışmaları ile, hayata düzen verme çabaları içinde olagelmiş...     
Sihirli bir dünya burası!.. 

Çalışma temelli insanlaşma dili ve ritüeli üzerinde; benzeşen ve çatışan deneyimler bütünlüğü içinden  üretilmiş; teknik abartılarıyla baskılandığımız yeni bir denge arayışı..

Doğa içinde, öteki ile mücadelesi; birlikte yaşam değerlerini  oluşturup, yenilerken; ayinler, büyüler, inanç ve açıklayıcı sistem algıları ile yaşam ve ölümün duyguları paylaşılmış. Bireyin teklik algısı ve bu algıyı geliştirmesini destekleyen kültürünü yaygın şekilde üretme ve kullanmaya da böylelikle başlanmıştır...

Söz konusu durum; insan merkezli ve özgürlük söylemli olsa da; sömürge tipi verili sistemin, yapısal kalıpları  içinde bir akışla sınırlandırıldığı, kurgulandığı; bireysel farklılık hedeflerinin verimli çatışmaları ile topluma yeni değerler sunabilmesinin kullanılabildiği “gelişmeleri” de; (yanılsamaları) içermekte; vaz etmektedir diyelim.

Demokratik yöntem inşası ve işlevi süreci
Tüm sosyal biçimlerde yaşam sürdüren halklar, “ölçüsüz güce” karşı durur. Endüstri ve burjuva demokratik devrimler süreciyle; eşitlik, bağımsızlık ölçülü ulus devlet yapıları; laisizm, hukukun üstünlüğü mekanizmaları bu vicdani değerlerin karşılığını bulmalarıyla önem kazanmış; kullanılagelmiştir...

Bugün değişimine tanık olduğumuz; insan yaşamını şekillendirme bağlamlı küresel anlayış ve mutabakatlar; uluslar arası anlaşmalarla desteklenen hak ve özgürlükler ile bir arada olabilen ve sürdürülebilen durum; yeni olan ve örgütlenmesini vaad eder, desteklerken; kontrol etmeyi de dayatmaktadır…

Ulus temelli “egemen, bağımsız” yurttaş hak ve özgürlük güvenceli ortamlarla, jeostrateji  geliştirilirken; uluslar arası ortamda bu etkileşim standartlı zemin ilişkileri kılık değiştirmekte ve yeni  söylemler ve kavramlar içinde şekillenmektedir.
Ulus bütünlük ve bağımsızlığıyla uyumlu görünen merkez parça ilişkileri yeniden düzenlenmektedir. "Yarışan kent, marka kent, çılgın projeli kentler” özerk düşünen parça bütün ilişkileri (özgür ve doğru algıları içerse de) küresel bir angajman ile şekillendirilmektedir! Bu durum  dünya ölçekli, halkların önünde ve halklara karşı fütursuzca yapılmaktadır.

Yeni olan riskli; geleneksel de sadece güvenilir midir
Söz konusu özerk yapıların devletle olan ilişki ve politikaları; bir yanıyla bu yapıları özgür ve bağımsız kılacağı vaadlerinin doğru olduğu görüntüsü gibi; küresel ölçekli yeni bir çukur içinde inşa edilmekte olduğu olgusu, yeni yapısal ve küresel bir baskı altında şekillendirildiği açıktır…
Küresel egemen elit; “halkların özgürlük, eşitlik ve demokratik katılım taleplerini” destekliyor, “muş” gibi; yapay oluşumuna omuz verilmesini, halklardan  destek almaya da çalışarak onları “doğal” fanatikleştirmekte, ayrıştırmaktadır.

Bu süreç, yeni biçim ve taraftar karşıtlarını da oluşturmaktadır. Yeni, esnek ve cazip hedef öngörüleri üzerinde kontrol sağlama; küresel master planlarla siyaset ve mecralar üzerinden dünya halklarına  dayatılmakta; sindirtilmeye çalışılmaktadır!..

Demokratik süreçler ve Seçim
İktidara talip siyasetler, öngördükleri perspektiflerde toplumdan destek ve eleştiri alır.
 
Pek tabi ki, farklılıklardan yan tutarak pozitif etkilerden doygunluk "ortamları" önemlidir. Özellikle farklılıklarımızla inşa etme ve edilme; içerik ve üslubun gerçeğin önemli ölçüdeki bütünlüğünü kapsıyor yanılsamasını yaşatır.
Parlamenter siyaset içinde, toplumda oluşan verimsiz çatışmaları azaltabilme, siyasi ve vicdani sorumluluk örnekleyebilme; istifa kültürü de; topluma uzlaşı sunar!
Meclisler, halkların farklı fikirlerini temsil etmeleri ile, toplumun önünde bir model inşa eder; örneklerler. Farklı görüş ve olasılık çatışmalarını; toplumun tümünün yararlanacağı verimli müzakerelere dönüştürme ve fikirleri farklılıkları içinde yaşatarak bir  üst oluşum kurabilmede yöntem olarak "nezaket" önemlidir.

Sonuç
Kime oy vereceğimden önemlisi, küresel vasilere oy vermeyecek olduğumdur. Değer verdiğim, bu akışın içindeki evrensel özgürleşme sürecimi nasıl paylaşabileceğim. Düşündüğüm, karşı bilinç gücüne sahip tüm parçalarımı nasıl kullanmalıyım. Eşitliğe dair isyan ateşi izinde özgür ittifaklar ve hayallerim…

Oyun ve diyalektik

Ve zevk alınmasın diye çelişkilerinden böylesi  kanlı bir yaşamın.  
B. Brecht

 Gerçeği  “Güvenli”  ortamlarda ağırlarız.  Korkularımızı törpüler  sakinleşiriz…
 Bu durumda psikolojilerimiz nasıl çalışmaktadır…
 Toplumsal yaşam, düzenli ritm ve göstergelerle insan hayatını kolaylaştırır, kontrol eder. Düzen, her toplumsal koşulda değişimdeki varoluşu  tarif eder;  teslim alır. Yaratıcı kaynak, özgürlük ve nefes almanın umudu “düzensizliktir” oysa. Düzenin bağımlılığından herkes  kendi üzerine düşeni nasiplenir; yüklenir.   Düzenli çalışma kalıpları içindeki  sanatçı, bilim insanı, kurumsal arge’ler  yeniyi ararken, düzensizlikler içinden risk almak zorundadırlar...   Bunu en iyi çocuklar becerir. Gelenekleri, kalıplaşmış sınırları zorlarlar ve hayata yeni anlamlar yüklerler…

BİLMEYE DEĞER OLAN, NEYİ BİLDİĞİNİZDİR
Değişim  diyalektiği konusunda  Brecht;
“İyi ve güzel bir düzen kurdunuz ve mutlusunuz öyle mi!  Çok iyi, şimdi aranızda anlaşın ve daha iyi bir düzenle değiştirin!.. Daha iyi bir düzen mi kurdunuz, iyi anlaşın şimdi, onu başka bir düzenle değiştirin” der…
Değişim bir sonuç değildir.    Sürekli düzensizliğin etkisini  anlamak için, uyumsuz  bir çocuk enerjisinin çevre algısını gözlemleyebilirsiniz.
İş hayatı  merkezli çevre çatışma ve uyumsuzluğumuzu “egemen bir düzen”  olarak kanıksarız…  İnsan merkezde değildir!... Mış gibi yapılır… Genel geçer düzenin beklentisine teslim olmak.  İçlerimizdeki  sonsuza açık “has insan” arayışı, çevre ile sürekli çaresiz bir değişim ve çatışma içindedir.  En kısa varoluş yolu sanat uğraşı iken bu algılı ortam;  sanatçıyı da büyük ölçüde “meta” üreticisi durumu dayatır!...
Ama insan kaderinin
gene insan olduğunu bilmeyen
tam anlamıyla göremez insanı.
   B. Brecht

Düzensiz arayışlar, bir düzen ile nihayetlense de;  yeni  yolculuklar zorunludur.  Sürekli bir oyun  ve yükümlülükler cazibesi diyelim; kendimiz ve yaşadığımız topluma karşı.
Kendini ve farklılığını yaratabilme, yeniyi arama, inşa etme;  gerçekliği olmayan bir hayatı gerçeklendirme  sarhoşluğudur   ve sanatçı bu durumla sürekli yüzleşir.  Esas olarak koşullu olandan sıyrılarak sonuca değil; sürece odaklı arayıştır bu…
Pazarın koşullarıyla ilişkili bu süreç;  toplumsal büyüsünü  de bu düzensiz aralıkta oluşturur…    Bu dinamikler  interaktif de oluşturulabilir…   Sonuçta vitrine üretilmeyen bir  eylem, gine de “ürün değer” olarak tüketime sunulmaktadır!…

TOPLUM düzenİ  
Çevresindeki  araçları  dönüştürür ve kimliklenir iken insan;  kendisinden bu düzenliliğe uygun olarak davranması da beklenilir.  İlgisi, çevresinin biçimlenmesinde aynı işlevi gören verilerdir…
Profesyonel sanat uğraşısı olarak kastedilen; pazar koşulu, sipariş dayatısı olmadan,  insan öncelikli “yaratıcı” bir uğraştır. Kural dışılık, düzensiz arayış ve risk alma;  çocuk gelişimi için zorunlu olduğu kadar biz erişkinleri de besleyecek toplumsal yükümlülüğünün önemi ortada.
Gerçekte sanat, profesyonel bir uğraş değil; insanın kendisidir.  Ve yaşamdaki tüm faaliyetler “insan sanatının” toplum farklılıklarıyla gelişmesine, özgürleşmesine hizmet eder, etmelidir…

Yaşadığımız reel makro koşullar, “Bir oyun havuzu ortamı” değil.   İnsanın toplumsaldaki   arayışları bu seviyelerde karşılık  bulmaz, bulamaz.
Öngörülemez, belirsiz ve tehditkar algılanan; çocuksu şiddet ve oyun, sanatsal bir kadere terk edilemez olan nedir!.  Reel gerçek, gerçekten terk edilmesi gereken değil midir!..  Rutin hayallerimizde kabul gören düzen budur!
Ulusal ve uluslararası toplum yapı ve ilişkilerini,  askeri, politik ve ekonomik küresel dayatma merkezlerinden yöneten  güçlerin tercihleri budur. Onların zemin oluşturdukları yapay sivil merkezler, halkla ilişkiler tasarım ve dönüştürücüler. İçgüdü  ve kimliklerimizi tüketim ile şekillendiren reklam mecra ortam baskılarının yansıttığı kendilerimiz ve kendiliğindenliklerimiz bundan farklı görünmektedir bizlere.  Yansımaları da böyle olmaktadır…

Sürekli kendimizi dönüştürmeli kavramlarla yönettiğimiz “iç ses”li psikolojik bir seyir halindeyiz. Tüm çevre yanılsama ve çözümsüzlüklerine “umutla”  tahammül etme aracımızın içini istediğimiz gibi doldurabiliyoruz.  Ne acı bir umut! ve“İyi ki” var!

Canlı organizmamızın sürekli değişim ve tükeniş yolculuğunu; “bir yok oluş” süreci olarak izleyemeyiz.  Yaşadığımız süreci  “derin ve saydam” gerçekliği içinde algılamamaya özen gösteririz.  Ölümle başa çıkmışızdır nasılsa kolayca. Çok kolay!...
Toplumsal korunma ihtiyaçlı yaşam ve kültürümüz üzerinden üretilen format devamlılığını; “korku” içindeki “mutlu son”u; inanç sığınaklarında üretiriz.

SEÇİM SÜREÇLERİ
Seçimler;  öngörülebilir, sürdürülebilir “güvenli” limanlar hazırlarlar… Ne liman ama!
Derin ve düzenli nefesler alınır limanlarda.
Seçilen hükümetler “halkın karşısına dikilmiştir”…
Kötünün iyileri , kötülük süreçlerine başlayabilir artık!

İnsan güvenir.  Kendini  aldatır…   Başka tür yaşam yoktur.